izmiri seviyorum, evet kesinlikle! hala yolları tam ögrenememiş ve bir kavşagın etrafında kimi zaman 1500 kere şeref turu atsam bile böyle olmasından bile ayrı bir keyif alıyorum... burdaki insanları özlemişim, gerçi özlemek benim için hiç bitmiyor sanırım şimdide Ankara'dakileri özlüyorum ama herneyse bu böyle cok daha iyi :)
Bu arada Kathryn Bigelow'un 6 oscarlı Hurt Locker ını ben beğenmedim... hadi yaa çok garip diyenler varsa fikirlerini ögrenmek isterim, bana göre ancak bir bayandanın elinden cıkabilecek kadar naif işlenmiş bir savaş filmi...kötü mü peki, değil ama tatminsizlik yarattı bende. ben savaş filmi izleyecek olmanın heyecanı ve 6 oscarlı üstelik avatarı dahi sollamış bir filmin beklentisinden heralde azıcık hayal kırıklıgına uğradım... hala bir sey beklememeyi ögrenememiş mi oluyorum bu durumda, hay allah cok üzüldüm! ama film bahane bugün şahane diyip bitiriyorum!
18 Mar 2010
9 Mar 2010
New born
Bugün geriye kalanın ilk günü olsun dedik…peki de geriden ne kaldı bugüne?
Masalın büyüsü bozuldu ve beni yaralayanda buydu… O’ndan cok masalı, aşka olan güvenimi kaybettiğim için üzülüyordum, o aşkı hayata karşı koruyacak büyülü bir sıgınak gibi görüp, şimdi ise o sıgınagın içine sızdıgını gördükçe yıkılmıştım… o sıgınak ele geçmişti, duvarları yıkılmış ve beni hayatın karsısında yalnız bırakmıştı…
Bir daha kimseyi böyle sevemeyecegim korkusu çıkmıştı beynimin kuytu köşelerinden… seslerin, birbirinin içindeki çınlayışların, tenlerin, kokuların, gülüşlerin, dokunuşların, konuşurken gözlerde beliren anlamların, hüzünlerin ve tüm bunları en iyi biçimde algılayıp, onları sevgiyle kaydetmeye hazır bir ruh haline kadar ne çok sey yan yana dizilmeli de yeniden bir masal yaratılmalıydı…
Bir insanı kaybetmekten daha büyük bir kayıptı bu!
Bana asır gibi gelen ama sanırım üzerinden cok da zaman geçmeyen bir dönem boyunca, kimi günler sadece uyumak istedim… uzun uyku dönemlerinde bütün kaslarım kemiklerim, gerginliklerim, yorgunluklarım üzerimden yavasca giderken, ruhum da içinde biriken zehiri rüyalara, uykuyla uyanıklılık arasında gidip gelen o muğlak alana boşaltıyor, uykunun sessizliği içinde geçmişle hesaplaşıyor, kendi hatalarımı da O’nunkileri de açıkça görüyor, gizli azapları, öfkeleri, acılarımı da beynimin en saglam limanlarına zincirliyordum…
“sevişmelerle bedenini iyileştirebilirsin ama bunların ruhunu iyileştiremeye yetmeyeceğini de biliyorsun” değil mi diye sormayı da istedim bir gün!
Sevgi çok güçlü olduğu zaman insanı bazen garip bir biçimde uyuşturur, o sevginin her sorunu çözeceğine inanır, dikkatini ve özenini kaybeder insan… bizde bu hatayı yaptık belki ama finali; o sıkılmışlığın, intikam isteyen şımarıklığın, sevginin gücüne gereğinden fazla güvenen, nereye vurdugunu bilmeden- bakmadan indirilen son darbe getirmişti!
İnsanın sanrılarıdır başını derde sokan… Bir başkasının kendisine tercih edilmesi insanın kişiliğini ayakta tutan o hastalıklı yapısını sallandırır cogu zaman… kendine bile itiraf edilemeyen erkeklik-kadınlık, zeka, çekicilik vs.. sanıların altına bir kere girdimi ezilip gidebilir… o zaman geriye kalan tek bir yol kalır...
Bugün dahil bugüne kadar tüm şikayetlerime ragmen hayatım vazgecmeyeceğim tek şeyin “o mutluluk hali” sona dogru ise “hayali” oldugunu biliyordum…bu hayal beni herkesten ve en önemlisi beni ara sıra ürküten kendimden bile koruyabilecek tek güçtü… ve ama ben mutluluğu beni en cok mutsuz edenle neden aradım? AŞK? Duygusal hamlık, aşırı iyimserlik veya körlük?
Buraya kadar bir insanı sarıp sarmalayan bütün duyguları olağanca yoğunluğu ile yaşadım… tükettim mi? Bile isteye hayır! Bodoslama duvara çarpmayı ögrenmek için!
O kısa sürede çaresizlik, yalnızlık ve özlemin yarattığı mutsuzlugun yerini biriyle doldurmak yerine yaşadım oldugu gibi…bedenimin sarsılışını izledim… kafese hapsedilmiş bir tutsak gibi hissederken hemen görmek istediğim birini görememenin insanı nasıl bir zavallılığın içinde boğdugunu anladım… birini görmeye karar vermenin onu görmeye yetmediğini anlamanın nasıl bir yetersizliğe yol açtığını kuvettli bir şekilde hissettim…
Fallara inanır gibi yaptım, onca aldandıktan sonra küçük yanılgıların önemi yoktu…
Aldatan birinin neşeli cümlelerinin aldatılmış birinin tenine kızdırılmış bir demir parçası gibi nasıl yakarak dokundugunun fark edilmeyişinin öfkesini de yaşadım!
Ve ama sonra beklenen son gibi, ağır bir depremden geriye kalmış bir enkaza nasıl oldu da dönmedim? Burası sır olarak kalsın şimdilik….
Bugun yeniden dogdum ben… 25 yıldan sonra birkere daha! Ve bundan sonra hersene 1 kere daha sonunu bilemediğim bir yere kadar yeniden dogacagım!! Benimle birlikte doganlarında dogum günü kutlu olsun… böyle özel günlerin diğerlerinden biraz daha şımarık geçmesini ve üstelik ben daha istemeden bana söylenmesini ne kadar özlemişim!
Zihnimi-duygularımı saran sisler bulutu artık dağıldı…kararsızlığımın temelinde vereceğim bir kararla zihnimin acılmasından ve derinlerde yatanları açıkça görmekten duydugum çekingenlik gitti…. O garip uyur gezer halleri ve yansımaları da…
Sabah, sanki dünyanın bir geçmişi yokmuş, hayat o gün başlıyormuş duygusu veren bir berraklığın içindeymiş gibi bir güne uyandım…
Zaman giderek taleplerimi ve özgüvenimi törpülemeden yeniden başlasın her şey… ilk gün bugün dedik bu sabaha ve yeniden başladık …
Masalın büyüsü bozuldu ve beni yaralayanda buydu… O’ndan cok masalı, aşka olan güvenimi kaybettiğim için üzülüyordum, o aşkı hayata karşı koruyacak büyülü bir sıgınak gibi görüp, şimdi ise o sıgınagın içine sızdıgını gördükçe yıkılmıştım… o sıgınak ele geçmişti, duvarları yıkılmış ve beni hayatın karsısında yalnız bırakmıştı…
Bir daha kimseyi böyle sevemeyecegim korkusu çıkmıştı beynimin kuytu köşelerinden… seslerin, birbirinin içindeki çınlayışların, tenlerin, kokuların, gülüşlerin, dokunuşların, konuşurken gözlerde beliren anlamların, hüzünlerin ve tüm bunları en iyi biçimde algılayıp, onları sevgiyle kaydetmeye hazır bir ruh haline kadar ne çok sey yan yana dizilmeli de yeniden bir masal yaratılmalıydı…
Bir insanı kaybetmekten daha büyük bir kayıptı bu!
Bana asır gibi gelen ama sanırım üzerinden cok da zaman geçmeyen bir dönem boyunca, kimi günler sadece uyumak istedim… uzun uyku dönemlerinde bütün kaslarım kemiklerim, gerginliklerim, yorgunluklarım üzerimden yavasca giderken, ruhum da içinde biriken zehiri rüyalara, uykuyla uyanıklılık arasında gidip gelen o muğlak alana boşaltıyor, uykunun sessizliği içinde geçmişle hesaplaşıyor, kendi hatalarımı da O’nunkileri de açıkça görüyor, gizli azapları, öfkeleri, acılarımı da beynimin en saglam limanlarına zincirliyordum…
“sevişmelerle bedenini iyileştirebilirsin ama bunların ruhunu iyileştiremeye yetmeyeceğini de biliyorsun” değil mi diye sormayı da istedim bir gün!
Sevgi çok güçlü olduğu zaman insanı bazen garip bir biçimde uyuşturur, o sevginin her sorunu çözeceğine inanır, dikkatini ve özenini kaybeder insan… bizde bu hatayı yaptık belki ama finali; o sıkılmışlığın, intikam isteyen şımarıklığın, sevginin gücüne gereğinden fazla güvenen, nereye vurdugunu bilmeden- bakmadan indirilen son darbe getirmişti!
İnsanın sanrılarıdır başını derde sokan… Bir başkasının kendisine tercih edilmesi insanın kişiliğini ayakta tutan o hastalıklı yapısını sallandırır cogu zaman… kendine bile itiraf edilemeyen erkeklik-kadınlık, zeka, çekicilik vs.. sanıların altına bir kere girdimi ezilip gidebilir… o zaman geriye kalan tek bir yol kalır...
Bugün dahil bugüne kadar tüm şikayetlerime ragmen hayatım vazgecmeyeceğim tek şeyin “o mutluluk hali” sona dogru ise “hayali” oldugunu biliyordum…bu hayal beni herkesten ve en önemlisi beni ara sıra ürküten kendimden bile koruyabilecek tek güçtü… ve ama ben mutluluğu beni en cok mutsuz edenle neden aradım? AŞK? Duygusal hamlık, aşırı iyimserlik veya körlük?
Buraya kadar bir insanı sarıp sarmalayan bütün duyguları olağanca yoğunluğu ile yaşadım… tükettim mi? Bile isteye hayır! Bodoslama duvara çarpmayı ögrenmek için!
O kısa sürede çaresizlik, yalnızlık ve özlemin yarattığı mutsuzlugun yerini biriyle doldurmak yerine yaşadım oldugu gibi…bedenimin sarsılışını izledim… kafese hapsedilmiş bir tutsak gibi hissederken hemen görmek istediğim birini görememenin insanı nasıl bir zavallılığın içinde boğdugunu anladım… birini görmeye karar vermenin onu görmeye yetmediğini anlamanın nasıl bir yetersizliğe yol açtığını kuvettli bir şekilde hissettim…
Fallara inanır gibi yaptım, onca aldandıktan sonra küçük yanılgıların önemi yoktu…
Aldatan birinin neşeli cümlelerinin aldatılmış birinin tenine kızdırılmış bir demir parçası gibi nasıl yakarak dokundugunun fark edilmeyişinin öfkesini de yaşadım!
Ve ama sonra beklenen son gibi, ağır bir depremden geriye kalmış bir enkaza nasıl oldu da dönmedim? Burası sır olarak kalsın şimdilik….
Bugun yeniden dogdum ben… 25 yıldan sonra birkere daha! Ve bundan sonra hersene 1 kere daha sonunu bilemediğim bir yere kadar yeniden dogacagım!! Benimle birlikte doganlarında dogum günü kutlu olsun… böyle özel günlerin diğerlerinden biraz daha şımarık geçmesini ve üstelik ben daha istemeden bana söylenmesini ne kadar özlemişim!
Zihnimi-duygularımı saran sisler bulutu artık dağıldı…kararsızlığımın temelinde vereceğim bir kararla zihnimin acılmasından ve derinlerde yatanları açıkça görmekten duydugum çekingenlik gitti…. O garip uyur gezer halleri ve yansımaları da…
Sabah, sanki dünyanın bir geçmişi yokmuş, hayat o gün başlıyormuş duygusu veren bir berraklığın içindeymiş gibi bir güne uyandım…
Zaman giderek taleplerimi ve özgüvenimi törpülemeden yeniden başlasın her şey… ilk gün bugün dedik bu sabaha ve yeniden başladık …
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)