22 Kas 2010

Merhaba adımı zaten biliyorsun

Hayatımın en büyük müdahalesi, plansız ve büyük ihtimalle firari bir gün de annemin karnına yerleşmek, hepsi bu… Evlenmek, aile olmak, sorumluluk almak gibi elzem rutinleri birkaç adım hızlandıran belki sadece ama bugüne kadar yaptığım en önemli dokunuş o…birilerinin hayatına… Bilmeden, fark etmeden, sormuş olsalar istemeden… Ondan beri de isteğim dâhilinde değiştirmedim kimsenin yolunu, akışını… Girer çıkarım belki izlerim kalır, yollar değişir, rötuşlar, çizikler belki birkaç renk sokar ya da çalarım… Belki biraz fazla biraz eksik ama bu kadar… Kabul edemem de dahasını ne annemin, babamın, kocamın, çocuğumun kartviziti olmayı ne onlarla var olmayı ne de onlarsız yok olmayı… Zordur yalnız olmak birine sıfat olmadan sadece ben olmak… Hakkıyla “ben’cil” olmak…

Çocuk olmanın
Abi, abla, kardeş olmanın
Biraz sever sevişirsen sevgili olmanın
Karısı - kocası olmanın
İlk fırsatta döngüye kapılacak çocukları beklemeyen anne baba olmanın yanında keşfetmeye vakit olursa hakkı da verilir belki… sadece sen olmanın…

Öyle işte...

Hani hep zor olan sessizce oturabilmek olmuştur ya yanlış anlamalara, sanılara kapılmadan… belki yerden yansıyan bir ışığı izlemek belki terastan gözüken yaşamları düşünmek ya da işte öylece durmaktır ya sadece. Huzuru aramadan ve hiç düşünmeden bulmaktır… sessizlik bazen seni ikiye böler bazen de bölmez ama sen yine de çoğalırsın ya karsında duranla, işte öyle bir şey…


Belki birde oblivion calar salonda…


http://fizy.com/#s/1lygug

Bir ayrıntı


Az evvel oturup, duvara gölgesi yansıyan, çoktan bitmiş bir hikayeyi neresinden tutup geri sarmalıyım diye uzun uzadıya düşündüm…Neresinden yakalasam, bunca şeyin mutlu geçen zamanların hiç birinde öğrenilmediğine rastladım ve gördüm ki yerle bir olurken dünya yönetmen daha da şiddetlenerek yükselen aynı melodileri getiriyordu karşına. Tıpkı Ravel’in bolerosu gibi ..daha fazlası olmaz derken daha da sarsanıyla…


Sonra hayaller geliyor bir bir… onlar daha dayanıklı daha uzun sürüyorlar… Sonunu bilmediğin harika bir yolucuk gibi mesela ama her yolculuk gibi varılacak yerde onlarda bitiyor. Başlangıçtaki merak ve heyecan yerini bilinenin tekrarına bırakıyor… ardından sıkılıyorsun.

Yaşamın yalınlığı önemli diyor bir diğeri, ve artık herseyden fazla önemsediğin… bunun için herseyi riske atıyorsun bir diğer hikayede… bir ara rastlantıları, yormayanı, saflıgı sarhoşluğu özlüyorsun bir ara çürümüş meyvelere, çarpıklıklara bağlanıyorsun…



Bugün yansımıyor duvara, hala yazılıyor belli ki…


Ve sonra bir baska fon duyuluyor arkadan, sana sadece hisleri hatırlatan…



http://fizy.com/#s/1ls69l

31 Ağu 2010

Deformatik bir kare

Nedir bu yahu, millet çığrından çıkmış, dejenerasyon hat safhada... Şuanda Altınyunus'un lobisinde karşımda oturan 13-15 yaşlarında iki genç kadını izliyorum. Henüz kendi vücudunu bile tanımadan cinselliğini keşfettiğini sanan bu iki genç kadın beni hayrete düşürüyor. Islanmış saçlarını ve plaj cantalarını görmesem özel bir geceden döndüklerini sanabilirim, o derece. Denize ragmen akmayan makyajlarına mı şaşırmalıyım, yaşlarına rağmen konustukları konulara mı... Evet kulak misafiriyim uzun bir süredir.. Zaten uzun da bir süredir bu yaş grubunun hareketlerine ısrarla şaşırmaktayım. Cinselliğin bir güç oldugunu kesfetmek için daha cok erken değil miydi, keşfedilecek onca sey dururken... İnsanın kendini keşfetmesini en önce ben destekliyorum fakat daha tam oturmamıs bir vücudun bile cinsel objeye dönüştürülebilmesine de karsı cıkıyorum... Genc kız olmadan daha genc kadına dönüşen bu nesil bana cok sevimsiz geliyor hakikaten, ben neler gördüm sen biliyormusun halleri zaten ne kadar sevimli olabilir ki? Her yaşın bir güzelliği var klişesinin haklı sepeleri varmıs klişe olmak için şimdi anlıyorum... ve artık birilerinin ( ki o birileri aileler oluyor bence) bu nesile, ne yaparsa, nerede ne kosulda bulunursa, hangi çağda olursa olsun kaliteyi kaybetmeden yaşayabilmenin modasının geçmeyeceğini hatırlatması gerek sanıyorum...

Fotoğraftan saptım bugün ama bu gördüğüm karelere de artık ben sapıttım...

26 Ağu 2010

Hep derler ya fotoğrafçının bir derdi vardır, bu yüzden üretir fotoğraf çeker de çeker. Anlamını vs.. tartışmayacağım şimdi ama eline bilinçli olarak makineyi alıp da fotoğrafa heves eden herkesin bir derdi vardır yada çektikçe olacaktır…öyledir hakikaten fotoğraf bir durumu açıklığa kavuşturmayı sağlasa da asıl onu çeken kişinin neler sezdiğini anlatır özünde… Vizörden bakanın gördüğünü, duyumsadığını yansıtır. Şimdi elimde makinem olsaydı mesela, birbirine dolanmış, karmakarışık ve rengârenk ipleri soyutlama yaparak çekerdim. İçinde en kalın ve belirgin rengide kırmızı yapardım ki hala ve inatla başkaldırışımı simgelesin… kafamın da o ipler kadar karışık olduğunu ve ama bu hayatın her şeye rağmen benim için renkli ve estetik olduğunu da göstersin… içinde bulunduğum an kadar belirsiz bir fotoğraf, kontrastı düşük… ve işte bir tartışma konusu; bu soyut fotoğraf benim duygu yansımalarımla değer kazandığı için aslında soyut olmuyor bana göre… ya size göre?

30 Nis 2010

creeping

rutine takıl, rutine takıl... biri forward tusuma basabilir mi acaba???

12 Nis 2010

Müstakbel Big Chef...

Yeni hedefim, yemek yapmayı ögrenmek! evet 7 sene yalnız yaşadıktan sonra, tam da artık benim için yemek yapacak birileri varken etrafımda, ben yemek yapmayı ögrenmeye karar verdim. ama öyle günlük basit yemeklerden bahsetmiyorum, böyle afilli isimleri olan dünya mutfagı yemekleri vs.. hedefim =) artık özel günler böylece daha tatlı gecer, belki yürümeyi ögrenmeden kosmaya calısmak gibi duyuluyordur ama yürümeyi ögrenicek kadar sabrım yok hemen kosmalıyım :p

buna evlilik hazırlıkları yapan süper sevimli bir arkadasımla karar verdikten 2 gün sonra, o hızla hemen gittim ve izmirdeki bütün kursları buldum. biri swiss otelin eqinox restorant aşcısı ki sanıyorum biraz iyi, bir diğeri de chef's istabul'un izmir ayagı. günleri saatleri vs.. bize uymadıgında bu swiss oteldeki egitimin bizde diğerini uygun bulduk :) evet latin, italyan ve fransız mutfagı bekle beni!

yakında Urfa'dan gelicek künefe tepsileriyle de türk mutfagına ilk girişimi yaparsam, artık kim tutar beni yahuuuu....

1 Nis 2010

Blow it all away!

Güzel müzik dinleyip iyi yemek yemek kadar güzel bir şey varmı acaba? bir de camdan masaya vuran bir güneş varsa üstelik başını kaldırdığında üzerinde minik adacıkların bulunduğu bir denizi görüyorsan hemde etraf buram buram kahve kokuyorken...kocaman bir oh çekip makale okumak bile sıkıcı gelmiyor ozaman... 15 dakikada bir verilen yemek, sohpet vs.. aralarını saymadan!

Bu hayatta yaşanabilecek zevkleri çoğaltmak için kuralların sayısını azaltmak gerekiyor bana göre...aslolan birkaç şeyden bir kısmı kalmalı günlük rutinlerde, geri kalan yok olmalı,aşk, müzik,huzur ve yemek ve gerisi hep vs.. vs.. ölmeyecek kadar yedikten, üzerine kahve içip rahatladıktan sonra sevgili sesi veya kendisinin verdiği huzura da erişince günlük işlere dönüp rutine takılmak bile keyif verebiliyor...insan doğası tabi arada isyan eder, etmelidir de zati amma ne gerek var keyfine varmak duruken, boşverin yahu bırakın gitsin herşey olduğu gibi, nasıl olsa olanda olmayan da sonunda hep iyiye varıyor. Aradaki inişler çıkışlar bütüne vurulduğunda hep daha iyi yerlere gidiyor... insanın kırgınlıkları, umutsuzlukları, mutsuzlukları ne denli büyük olursa tam akside bir o kadar büyük geliyor... Deneyimle sabit. Sonra zaten hep aralarda dolaşmak, ortalamada kalmak ne kadar sıkıcı olurdu, insan yaşıyorsa herşeyi tadabilmeliki keyfi çıksın değil mi? İşte tam da bu sebepten kırgın kalmamak gerekiyor kimseye... Sonuç herzaman haklıdır 1) ve insan üzerinde on kilo patates çuvalı kadar yük taşır kızdığı herbir kimse için buda 2).

Oldu ozaman ben makalelere geri dönüyorum, bu arada bu ruh halinin fondan gelen "sia" ile bir alakası yok ;)

18 Mar 2010

Hayat maximumda

izmiri seviyorum, evet kesinlikle! hala yolları tam ögrenememiş ve bir kavşagın etrafında kimi zaman 1500 kere şeref turu atsam bile böyle olmasından bile ayrı bir keyif alıyorum... burdaki insanları özlemişim, gerçi özlemek benim için hiç bitmiyor sanırım şimdide Ankara'dakileri özlüyorum ama herneyse bu böyle cok daha iyi :)

Bu arada Kathryn Bigelow'un 6 oscarlı Hurt Locker ını ben beğenmedim... hadi yaa çok garip diyenler varsa fikirlerini ögrenmek isterim, bana göre ancak bir bayandanın elinden cıkabilecek kadar naif işlenmiş bir savaş filmi...kötü mü peki, değil ama tatminsizlik yarattı bende. ben savaş filmi izleyecek olmanın heyecanı ve 6 oscarlı üstelik avatarı dahi sollamış bir filmin beklentisinden heralde azıcık hayal kırıklıgına uğradım... hala bir sey beklememeyi ögrenememiş mi oluyorum bu durumda, hay allah cok üzüldüm! ama film bahane bugün şahane diyip bitiriyorum!

9 Mar 2010

New born

Bugün geriye kalanın ilk günü olsun dedik…peki de geriden ne kaldı bugüne?

Masalın büyüsü bozuldu ve beni yaralayanda buydu… O’ndan cok masalı, aşka olan güvenimi kaybettiğim için üzülüyordum, o aşkı hayata karşı koruyacak büyülü bir sıgınak gibi görüp, şimdi ise o sıgınagın içine sızdıgını gördükçe yıkılmıştım… o sıgınak ele geçmişti, duvarları yıkılmış ve beni hayatın karsısında yalnız bırakmıştı…

Bir daha kimseyi böyle sevemeyecegim korkusu çıkmıştı beynimin kuytu köşelerinden… seslerin, birbirinin içindeki çınlayışların, tenlerin, kokuların, gülüşlerin, dokunuşların, konuşurken gözlerde beliren anlamların, hüzünlerin ve tüm bunları en iyi biçimde algılayıp, onları sevgiyle kaydetmeye hazır bir ruh haline kadar ne çok sey yan yana dizilmeli de yeniden bir masal yaratılmalıydı…

Bir insanı kaybetmekten daha büyük bir kayıptı bu!

Bana asır gibi gelen ama sanırım üzerinden cok da zaman geçmeyen bir dönem boyunca, kimi günler sadece uyumak istedim… uzun uyku dönemlerinde bütün kaslarım kemiklerim, gerginliklerim, yorgunluklarım üzerimden yavasca giderken, ruhum da içinde biriken zehiri rüyalara, uykuyla uyanıklılık arasında gidip gelen o muğlak alana boşaltıyor, uykunun sessizliği içinde geçmişle hesaplaşıyor, kendi hatalarımı da O’nunkileri de açıkça görüyor, gizli azapları, öfkeleri, acılarımı da beynimin en saglam limanlarına zincirliyordum…

“sevişmelerle bedenini iyileştirebilirsin ama bunların ruhunu iyileştiremeye yetmeyeceğini de biliyorsun” değil mi diye sormayı da istedim bir gün!

Sevgi çok güçlü olduğu zaman insanı bazen garip bir biçimde uyuşturur, o sevginin her sorunu çözeceğine inanır, dikkatini ve özenini kaybeder insan… bizde bu hatayı yaptık belki ama finali; o sıkılmışlığın, intikam isteyen şımarıklığın, sevginin gücüne gereğinden fazla güvenen, nereye vurdugunu bilmeden- bakmadan indirilen son darbe getirmişti!

İnsanın sanrılarıdır başını derde sokan… Bir başkasının kendisine tercih edilmesi insanın kişiliğini ayakta tutan o hastalıklı yapısını sallandırır cogu zaman… kendine bile itiraf edilemeyen erkeklik-kadınlık, zeka, çekicilik vs.. sanıların altına bir kere girdimi ezilip gidebilir… o zaman geriye kalan tek bir yol kalır...

Bugün dahil bugüne kadar tüm şikayetlerime ragmen hayatım vazgecmeyeceğim tek şeyin “o mutluluk hali” sona dogru ise “hayali” oldugunu biliyordum…bu hayal beni herkesten ve en önemlisi beni ara sıra ürküten kendimden bile koruyabilecek tek güçtü… ve ama ben mutluluğu beni en cok mutsuz edenle neden aradım? AŞK? Duygusal hamlık, aşırı iyimserlik veya körlük?

Buraya kadar bir insanı sarıp sarmalayan bütün duyguları olağanca yoğunluğu ile yaşadım… tükettim mi? Bile isteye hayır! Bodoslama duvara çarpmayı ögrenmek için!

O kısa sürede çaresizlik, yalnızlık ve özlemin yarattığı mutsuzlugun yerini biriyle doldurmak yerine yaşadım oldugu gibi…bedenimin sarsılışını izledim… kafese hapsedilmiş bir tutsak gibi hissederken hemen görmek istediğim birini görememenin insanı nasıl bir zavallılığın içinde boğdugunu anladım… birini görmeye karar vermenin onu görmeye yetmediğini anlamanın nasıl bir yetersizliğe yol açtığını kuvettli bir şekilde hissettim…

Fallara inanır gibi yaptım, onca aldandıktan sonra küçük yanılgıların önemi yoktu…

Aldatan birinin neşeli cümlelerinin aldatılmış birinin tenine kızdırılmış bir demir parçası gibi nasıl yakarak dokundugunun fark edilmeyişinin öfkesini de yaşadım!

Ve ama sonra beklenen son gibi, ağır bir depremden geriye kalmış bir enkaza nasıl oldu da dönmedim? Burası sır olarak kalsın şimdilik….

Bugun yeniden dogdum ben… 25 yıldan sonra birkere daha! Ve bundan sonra hersene 1 kere daha sonunu bilemediğim bir yere kadar yeniden dogacagım!! Benimle birlikte doganlarında dogum günü kutlu olsun… böyle özel günlerin diğerlerinden biraz daha şımarık geçmesini ve üstelik ben daha istemeden bana söylenmesini ne kadar özlemişim!

Zihnimi-duygularımı saran sisler bulutu artık dağıldı…kararsızlığımın temelinde vereceğim bir kararla zihnimin acılmasından ve derinlerde yatanları açıkça görmekten duydugum çekingenlik gitti…. O garip uyur gezer halleri ve yansımaları da…

Sabah, sanki dünyanın bir geçmişi yokmuş, hayat o gün başlıyormuş duygusu veren bir berraklığın içindeymiş gibi bir güne uyandım…

Zaman giderek taleplerimi ve özgüvenimi törpülemeden yeniden başlasın her şey… ilk gün bugün dedik bu sabaha ve yeniden başladık …

15 Şub 2010

YENİ-NEW-NOUVELLE-NOVA...

Yazmak için İzmir’e dönmeyi bekledim, sonra döndüm bu kez işlerimi yoluna koymayı bekledim, tam da dün bilgisayarın basına oturdum bu defada takvimin bir gün atlamasını bekledim… son 2 yıldır içime afakanlar bastıran bu özel günlerin can sıkıntısıyla yazmak istemediğimi fark ettim…
Artık herşeyin değiştiği bir dünyadan yazabilmenin huzuruyla başlıyorum…

Yarın resmi olarak yüksek lisansa 2.defa başlıyorum. Ankara’yı, AFSAD’ı, hele ki…sonra yuvayı, yüksek lisansı bırakıp buralara gelmek nasılda büyümüştü gözümde. Yeni yuvama bu kadar hızla alışabileceğimi itiraf ediyorum hiç düşünmemiştim. İnsan nelere alışmıyor muş değil mi? Ama yaşamadan da bilinemezmiş öyle ya! Şimdi her şey yepyeni ve ben bunun azıcık tadını çıkarmak istiyorum. Gecen gün Urla’nın sokaklarında dolaşırken, Fransa’ya gittiğim ilk günlerin heyecanını hissettim içimde!

Aslında yaşam hep birilerine bir yerlere uzakken diğer taraftan bir diğerine bir başka yerlere yakın değil mi? Ya yaklaşırız ya uzaklaşırız, ama sonuçta hep yürürüz yürümeye devam ederiz…birinden diğerine --- bir yerden bir yere!

Bu farkındalık zor çoğu zaman, insan nelerden uzaklaşıp nelere yaklaşacağı bilincini canlı tutamaz her zaman. Üstelik ben bu denge halinin farkında olarak bile isteye bir düğüme cevirdim herşeyi bundan yaklaşık bir ay önce. Ve ama iyi ki de yapmışım ki ya yapmasaydım da…

Her neyse şimdi ilk iş yeni yaşamıma ait karelerden bir portfolyo oluşturmak söz verdiğim gibi! Evet yapıyorum bunu hem de keyifle =) izlendiğinde daha da anlamlı olucağını bilerek çekmek o kareleri iki kat keyifli…

Bak şimdi

OLEY!!!

22 Oca 2010

BIRAKACAKLARIN

Yolunu arayan bir yolculuksa çıkılacak olan, heybeni
doldurma değildir yapacağın. Olabildiğince boşalt heybeni: Ben’i.

Sende ne çok fazla şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki.
Tıklım tıklımsın sen; ellerin ana baba günü. Bırak, sıkı sıkı tutamadığında seni bırakıverecek sesleri.

Kurduğun bütün o uzun cümleleri yırtıp yırtıp doldur, burada kalacakların debelenecekleri döşeklere. Saman cümlelerle dolu döşeklerin emniyetli kucağına ihtiyacı var kalıcı olanların.
Çok kullanılmış cümlelerin güvenliğine ihtiyacı var bu dünyaya yatıya gelenlerin.


Sen bu dünyaya yatıya gelmedin. Gelseydin bu oyuncak yaygaralarda, bu dar odalarda küçük bir hükümdarlığa kanaat eder, rahat ederdin.
Sen, rahat değilsin.


Bütün bilmeleri, arsız yağmacılar için bırak geride.
Baksana, keyifleniyorlar, rahat ediyorlar bilince.
Bildiklerinden bahsettikçe mühim şeyler oluyor sanıyorlar yeryüzünde.


Karanlık köşelerde bilgi biriktiriyorlar, düzenli, disiplinli bir sinsilikle; hava aydınlandığında kullanmak üzere. Bırak bilmelerini bu evde, bulunca keyiflensinler diye.


Bahsetmenden çok hoşlandıkları o kolay duyguları lime lime et çıkarken. Kullanılmaz hale getir. Birinin eline geçebilir çünkü, para eder, tekrar tekrar satarlar bıkmadan. Hiç tiksinmezler pörsümüş duyguları tıkınmaktan.

Karşılaşmaların anlık yüzlerini iade et sahiplerine.
Onlara geri ver gözlerini.
O gözler sende ne çok başka başka insanlar görmüştü.
Gülmemeye çalış onlara, sanılmış yüzlerini teslim ederken.
Sakın gülme, ciddiye alırlar seni.
Hiçbir şeyi doğru dürüst anlamazlar;
ama hızla fark ederler kendileriyle alay edildiğini.
Tiksinirsin, düşünürsen sıra bunu anlamaya gelince ne açıkgöz olabileceklerini.


Bu gülmeleri, içmeleri, gezmeleri de bırak burada. Bırak soğurup dursun kalabalığın çocukları gecenin kaygan, şekerli hallerini. Bu, mutsuzların eğlenme gayretinin acıklı resmi.

Bu gündüzleri de alma yanına.
Kararsız selamlaşmaların tökezlemeleri,
iyi hesaplanmış karşılaşmaların ödlekliği,
aydınlığın yorucu nezaketleri…
Fena hırpalarlar bunları beceremeyenleri;
kendi yüzlerini izlemeyenleri.


Kötü şeyler olacağı hissini yaratır umut. Sakın alma yanına,
uğursuzluğu çağırır. Umut geride kalanlara çok gerekli
Bir şey olacağını sanıyorlar çünkü. Birden bir şey olacağına
gizli gizli inanıyorlar hepsi.


Korkaklar kötü bir şey geleceğini söylüyorlar
dünyanın başına. Aptallaştırıcı cesaretiyle övünenler
her şeyin güzel olacağını tekrar ediyorlar.
Birden bir şey olmayacak halbuki.
İnsanlığın zamanı o kadar kendinden ibaret ki !


Anlamak, geçmiş zamanlı bir fiil. Sen geniş zamandasın,
ferah bir zamanda. Olmuşların ve olacakların ortak bilgisinin
vaktine gitmektesin.


Geniş zamanlı bir bilmek kalıncaya dek sıyır kendini.
Bilmekten ibaret bir şey ol sen. Eğer hakikaten bir
yolculuğa niyetliysen. Biraz susarsan, bildiğini anlayacaksın birazdan.


Yolculuk kimsesizliktir.
Kimseyi alamazsın yanına.
Avuç içine saklanacak kadar küçük bir şey olsa aşk…
Keşke, saklayıp her yere götürebilsen. “Gönülçelen” hiçbir şey kalmasın üzerinde. Bırak onu, bırak kendi evinde.


Kimse kimsede o kadar yol alamaz.
Sakın bilmediğini söyleme, bilmezden gelme;
Biri en fazla magmasını geçer diğerinin. Sıra çekirdeğe gelince…


Her aşk, çamur gibi bir eriyiğe dönüşür; yol,
insanın çekirdeğine varınca.
Tarif edilmiş her şey, tariflere muhtaç bu dünyada kalacak.
Onların ihtiyacı var buna. Biri diğerine karışmıyor böylece.
Hem kolaylaşıyor işleri, hem de vakit geçiriyorlar işte
Bırak tarif edilmiş kendini burada.
Tarif edilmiş kendin en büyük yükündür senin. Ya da,
kendin sandığın ne varsa…


Şimdi sen bir yolculuk insanısın.Yol almak üzeresin.
Yolculuk için gerçekten hafiflemelisin.
Yol almak için hiç kimse olana dek eksilmelisin.
Eksilerek çoğalacağını iyice bilmelisin.


Ece Temelkuran'a TEŞEKKÜR. tabii birde bu yazıyı verene...

8 Oca 2010

A little miss the sunshine

yuvayı, AFSAD'ı, etrafımı saran güzel insanları,7 senedir bana her defasında baska bir yüzünü gösteren bu sehri, terasımı, manzarayı,bütün biriken hatıraları, büklüm sokağı, siderthayı,çağdaşı,burcuyu ve digerlerini, özgürlüğü, sürünmeyi, aglamayı-gülmeyi....

gerisini yazmayacağım...