22 Oca 2010

BIRAKACAKLARIN

Yolunu arayan bir yolculuksa çıkılacak olan, heybeni
doldurma değildir yapacağın. Olabildiğince boşalt heybeni: Ben’i.

Sende ne çok fazla şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki.
Tıklım tıklımsın sen; ellerin ana baba günü. Bırak, sıkı sıkı tutamadığında seni bırakıverecek sesleri.

Kurduğun bütün o uzun cümleleri yırtıp yırtıp doldur, burada kalacakların debelenecekleri döşeklere. Saman cümlelerle dolu döşeklerin emniyetli kucağına ihtiyacı var kalıcı olanların.
Çok kullanılmış cümlelerin güvenliğine ihtiyacı var bu dünyaya yatıya gelenlerin.


Sen bu dünyaya yatıya gelmedin. Gelseydin bu oyuncak yaygaralarda, bu dar odalarda küçük bir hükümdarlığa kanaat eder, rahat ederdin.
Sen, rahat değilsin.


Bütün bilmeleri, arsız yağmacılar için bırak geride.
Baksana, keyifleniyorlar, rahat ediyorlar bilince.
Bildiklerinden bahsettikçe mühim şeyler oluyor sanıyorlar yeryüzünde.


Karanlık köşelerde bilgi biriktiriyorlar, düzenli, disiplinli bir sinsilikle; hava aydınlandığında kullanmak üzere. Bırak bilmelerini bu evde, bulunca keyiflensinler diye.


Bahsetmenden çok hoşlandıkları o kolay duyguları lime lime et çıkarken. Kullanılmaz hale getir. Birinin eline geçebilir çünkü, para eder, tekrar tekrar satarlar bıkmadan. Hiç tiksinmezler pörsümüş duyguları tıkınmaktan.

Karşılaşmaların anlık yüzlerini iade et sahiplerine.
Onlara geri ver gözlerini.
O gözler sende ne çok başka başka insanlar görmüştü.
Gülmemeye çalış onlara, sanılmış yüzlerini teslim ederken.
Sakın gülme, ciddiye alırlar seni.
Hiçbir şeyi doğru dürüst anlamazlar;
ama hızla fark ederler kendileriyle alay edildiğini.
Tiksinirsin, düşünürsen sıra bunu anlamaya gelince ne açıkgöz olabileceklerini.


Bu gülmeleri, içmeleri, gezmeleri de bırak burada. Bırak soğurup dursun kalabalığın çocukları gecenin kaygan, şekerli hallerini. Bu, mutsuzların eğlenme gayretinin acıklı resmi.

Bu gündüzleri de alma yanına.
Kararsız selamlaşmaların tökezlemeleri,
iyi hesaplanmış karşılaşmaların ödlekliği,
aydınlığın yorucu nezaketleri…
Fena hırpalarlar bunları beceremeyenleri;
kendi yüzlerini izlemeyenleri.


Kötü şeyler olacağı hissini yaratır umut. Sakın alma yanına,
uğursuzluğu çağırır. Umut geride kalanlara çok gerekli
Bir şey olacağını sanıyorlar çünkü. Birden bir şey olacağına
gizli gizli inanıyorlar hepsi.


Korkaklar kötü bir şey geleceğini söylüyorlar
dünyanın başına. Aptallaştırıcı cesaretiyle övünenler
her şeyin güzel olacağını tekrar ediyorlar.
Birden bir şey olmayacak halbuki.
İnsanlığın zamanı o kadar kendinden ibaret ki !


Anlamak, geçmiş zamanlı bir fiil. Sen geniş zamandasın,
ferah bir zamanda. Olmuşların ve olacakların ortak bilgisinin
vaktine gitmektesin.


Geniş zamanlı bir bilmek kalıncaya dek sıyır kendini.
Bilmekten ibaret bir şey ol sen. Eğer hakikaten bir
yolculuğa niyetliysen. Biraz susarsan, bildiğini anlayacaksın birazdan.


Yolculuk kimsesizliktir.
Kimseyi alamazsın yanına.
Avuç içine saklanacak kadar küçük bir şey olsa aşk…
Keşke, saklayıp her yere götürebilsen. “Gönülçelen” hiçbir şey kalmasın üzerinde. Bırak onu, bırak kendi evinde.


Kimse kimsede o kadar yol alamaz.
Sakın bilmediğini söyleme, bilmezden gelme;
Biri en fazla magmasını geçer diğerinin. Sıra çekirdeğe gelince…


Her aşk, çamur gibi bir eriyiğe dönüşür; yol,
insanın çekirdeğine varınca.
Tarif edilmiş her şey, tariflere muhtaç bu dünyada kalacak.
Onların ihtiyacı var buna. Biri diğerine karışmıyor böylece.
Hem kolaylaşıyor işleri, hem de vakit geçiriyorlar işte
Bırak tarif edilmiş kendini burada.
Tarif edilmiş kendin en büyük yükündür senin. Ya da,
kendin sandığın ne varsa…


Şimdi sen bir yolculuk insanısın.Yol almak üzeresin.
Yolculuk için gerçekten hafiflemelisin.
Yol almak için hiç kimse olana dek eksilmelisin.
Eksilerek çoğalacağını iyice bilmelisin.


Ece Temelkuran'a TEŞEKKÜR. tabii birde bu yazıyı verene...