11 Ara 2009
CEVELAN
Vakitlerden omuzlarında taşıdığın ayın
taş ama hafif olduğu vakit,
vakitlerden şehrin parmak uçlarında insanların
taş ama hafif olduğu vakit,
vakitlerden bir bahçe kenarında yanından geçtiğin,
nehir kenarında tekrar rastlayıp,
ve nihayet vakitlerden sonbaharı ayak seslerine
sarıp
evine getirdiğin vakit,
vakitlerden henüz konuşmayan, belki de hiç
konuşmayacak
bir mevsimin susmaya başlayan yaprakları
odana dolduğu vakit,
kapını açıp girebilecek misin ?
yani üstünde "oturan 30, ayakta 15" yazılı levhayı
dışardaki anadan doğmamış çıplaklara
gösterip, otobüsün zilini çekip gidebilecek misin ?
vakitlerden... düşmüş, düşen, ve düşecekle düştükten
sonra,
düşmüş yıldızların burçlarından,
düşen şehrin surlarından,
düşecek yaprakların uçlarından düştükten sonra;
düşmüş yıldızlar, düşen şehirler, düşecek yapraklarla
beraber
kendi yağmurunun çamuruna gömüldükten sonra,
yani bütün gece omuzunda bir testiden
kendi avuçlarına döküldükten sonra,
kapını açıp çıkabilecek misin ?
yani yalnızlığını, cebinde unuttuğun
bir boş cigara paketi gibi, bir boş anında,
çıkarıp, açıp, kaldırıp atabilecek misin ?
Can Yücel...
8 Ara 2009
Sadık nesne; bumerang
hmm iyi oldu bunu yazdığım! artık doğayı kurtarmanın yanında boş zamanlarımda da insanlığa sardım...
değişiyoruz ve bu iyi birşey!
insan hastalanmak- acı çekmek veya mutsuz olmak için mi yaratılmıştır? hiç sanmıyorum bana kalırsa, evrimleşmek ve mutlu olmak için varolmustur. en azından ben tam olarak bunun için buralardayım. bunun aksini yaratan bütün durumları da ortadan kaldırabilecek kadar azimliyim. varoluşumuzla ilgili bilgi, eksik ve yüzeysel olduğundan yanlışlar yapıyor ve acı çekiyoruz. Bu konuda bir nokta daha varki bence tek bir bireyin mutlu olabilmesi bir noktaya kadar bireyin elindeyken diger boşluklar ise toplumun ve genel ortamın mutluluguna bakıyor. hasta bir agacın bütün bir ormanı tehtid edebilmesi gibi...normal insan formlarından biri oldugumdan bazı zamanlar yorgun, umutsuz ya da negatif bir fizyoloji içine düşüorum böyle zamanlarda da ne yazıkki etrafa olumsuz titreşimler gönderdiğimi biliyorum. sonrasında da acı çekiyorum...işte toplumun çoğu böyle hastalıklı bir yapıya büründüğünde (bkz. 36-42º K 26-yD) sen istediğin kadar kendine dikkat et ancak belli bir noktaya varabiliyorsun...(üstelik o toplum bunun için acı çektiğini bile farkedemiyor!) herneyse ben simdilerde bu noktanında ötesini zorlamaktayım, takipte kalın bakalım ne bulucam...
insan sürekli bir değişim içindedir ya hani Herakleitos'un dediği gibi" aynı ırmakta iki defa yıkanamazsınız" işte ben bu kuralı görmezden gelenleri görmek istemiyorum... evet ben her yıl atomlarının % 98'ini tamamen yenileyen bir tür olduğumdan değişime direnen, değişime şaşıran, değişimi inkar eden türlerle aynı familyadan olmak istemiyorum. bu arada insanın bir yılda atomlarının hemen hemen %98 ini yenilediği Kaliforniya'da bir laboratuvarda yapılmış, keşke benim yaptığım deneylerde buna benzeseydi!
her neyse, suanki ben, bir sene sonra aynı görüntüde olucam ama gecen sene bana ait olan atomların cok azını barındııyor olucam. aynen akan ırmak gibi işte, ırmak aynı ama akan su farklı...
20 Kas 2009
...
ikiside birbirinin aynı gibi dursada bambaska anılar tasıyan, burdan bakınca bambaska algılanan...
bir gün şiirden ölesiye uzak, ertesi gün büyüsüne kapılan...
sorularla ugrasırken cevapları bir anda bulan...
örtüyü aralamaya çalısırken, çırılçıplak kalan...
mutluluk halini ararken, mutluluğun kendisiyle tanışan...
derdi olan, hala olan ama anlatmanın yollarını bulan...
bir hikaye oluştururken, bugün onu yazmaya başlayan...
vs.. ve vs..
17 Kas 2009
16 Kas 2009
rüya!!

yuvada "Historia De Un Amor" ile yaşamak; ayaklarımın yerden kesilip, hiç bilmediğim caddelerde yolculuga cıkmak gibi... bilmediğim o caddelerde bu dünyadan olmayan bakışları yeniden görüp heyecanlanmak gibi... aldıgım nefesin hakkını vermek, kahkalara bogulmak, dünyaya aşık olmak, yerçekimine yenilmek gibi...
ben gitmek istiyorum bu rüyaya yeniden...buralarda fazla kaldım yine!
19 Eki 2009
Ya hepimiz işgal altındaysak?

Her taraftan müdahaleye ugradıgımı hissettiğim bu günlerde beni en iyi anlatan kareyi yakalamaya çalıştım geçen günlerde, ortaya istediğimden biraz daha farklı bir şey çıksa da ben onu izlerken yeterince kendimi buldum içinde… doğduğum coğrafyadan, nüfus cüzdanıma yazdıkları çerçevelere, bana titlelar yükledikleri adına da kariyer dedikleri yerden, hayatıma bir şekilde dahil olmuş herhangi kimselere, içimde bu güne kadar yetişmiş bana karşı çalışan egomdan hayallerime kadar herkesin her şeyin bendeki işgalini anlattım burada…modelime de çilek kokulu öpücükler gitsin =)
21 Haz 2009
Bağlanmak Ne Ola ki??
Acaba insan karşısındakinin eksikliklerine mi tutunur onlar mı daha cazip ve çekici gelir de biz bu bağlanma denen illete tutuluruz??
Edebiyat dünyasının büyük aşklarına bakıldığında, bağlanılanların ölüme, deliliğe, ihanete, bencilliğe daha yakın olduğunu görürüz….
Acaba basım hatası taraflar mı en değerli olan.
Bir keresinde okuduğum bir yazıda psikiyatristin biri “ ne zaman kalabalık bir yerde erkeklerin başları aynı anda kapıya dönse, içeri bir bordeline tipi kadın girdiğini anlarım…” demiş.
Bordeline dediği, değişken ve huzursuz bir kişiliği tanımlayan ruhsal rahatsızlığın adıdır.
Sanki bozulmuş meyvelerle yapılan şaraplar gibi, bu yüzden içkileri meyvelerden daha fazla severiz dimi!!
İnsanların bozulması da baş döndürücü bir çekicilik doğuruyor sanırım, geçicide olsa!
Niye bağlandığını bilmeden hatta anlamadan bağlanır insan birine, neden diye sorulduğunda ise, “çünkü güzel, çünkü yakışıklı, zeki, güçlü, yetenekli vs,.. deriz. Bir insanın sevilmesi için bunlar yeterlimi?
Benim gözlemlediğim insan genellikle, güçsüzlüklere, zayıflıklara ve çarpıklıklara bağlanıyor…Genelliklede bu çarpıklıklara acıyor. Aşk için üzüldüğümüzde, ihanet edildiğimizde bile yapılanın bu zayıflıktan kaynaklandığını düşünüyor ve içinde çırpındığımız derin kedere rağmen onlar için endişeleniyoruz…
Ben kendime dahi açıklayamadan, bazen, uzaktan gözüken o parıltıyla sadece bana gözwken bu karanlık yanların birlikte oluşturduğu çekime girip karanlıklarda kayboluyorum. Ama her kayboluşlarımın sonunda karşımda yeniden parlayan bir güneş beni bekliyor oluyor…
2 Haz 2009
Sound of silence
Aklımda dönüp dolaşan düşünceler artıkça, ne kadar yorgun olursam olayım, gözümü bir türlü uyku tutmaz benim. Yatmışsam bile kalkar, ya oturma odasında ya da yatağın bir ucunda uykumun gelmesini boş yere beklerim. Böyle zamanlar da beynimi istila eden düşünce yığınları azalmak yerine bilakis artar. İşte böyle zamanlarda, ya kitap okumaya çalışırım ya da bir şeyler yazmaya. Uzun zamandır bir şeyler yazmak daha keyifli bir hal aldı. Okumaya devam tabii, durmak yok! Ama yazının beni uyuşturduğunu fark ettiğim günden beri eşsiz çekim gücündeyim. Eskiden( internetin dünyama bu kadar tecavüz etmediği zamanlarda) kağıtlara, oralara buralara yazardım. İzmir’e gidişlerimde açıp okuyorum bazılarını, kimi çok keyifli oluyor kimi çok komik. Genellikle yazdığım şeyleri resimlerle ya da görsel bir şeylerle anlatmak istediğim için eski günlüklerime bakınca pacth work çalışmasına dönüşen sayfalar görüyorum. Kimine kelebekler yapıştırmışım (çok mutluyum ya) kimine şimşekler çizmişim (depresif irem) kiminde de nazar boncuklarımsı semboller var (mistik irem). Öyle ya da böyle kendimi ifade edişlerimi beğeniyorum o sayfaları görünce. Yaş – performans olarak bakılınca hiç de fena değiller. En azından kendi kendime de olsa anlatabilmişim derdimi veya ne anlatmak istediysem. Azıcık kendini beğenmişlik yaptıktan sonra bugüne dönüyorum, şimdi de yazıyorum ama kağıtlara, oralara buralara değil, biricik! Bilgisayarıma veya yeni keşfim sevgili bloğuma.
Önümde duran, renkli kalp sabunlara bakıp, en sevdiğim parçaları tekrar tekrar dinleyip, ne varsa aklımda onu yazıp çizip rahatlıyorum. Belki uhu kokan resim dolu bir defter kadar nostaljik olamıyor ama beni eskilere döndüren eski bir alışkanlığa modern zamanlarda böyle devam ediyorum. Son; yine abuk sabuk şeyler yapınca mutlu olan İrem’le bitiyor. Bu arada abuk sabuk şeyler merakıma yeni birini daha ekledim. Artık çöp diye bir şey yok!! Nassı yani, yani ben çöp üreten bir insan türü olmaktan kendimi yapabildiğim kadar soyutlamaya çalışıyorum( bkz. Çevre mühendisliği effect). Eskiden gözüme çöp diye gözüken her şey şimdi bir amaç uğruna kullanılıyor, bu durum benim içinde dünya içinde hayırlı bir sonuç yoksa herkes benim gibi yaşasaymış 6,5 dünya gerekecekmiş(oha bencede), ve bundan ürktüm sevgili blog artık daha az müsrif bir insan olmaya çalışıyorum. Evet evet herkese tavsiye ederim…
14 May 2009
luck luck luck...
1 May 2009
İyimser Gelecek!!!
Bugünlerde önümde birbirinden farklı bir sürü kitap var. Kimi farklı hikâyelere dâhil olmak istediğimde okuduğum romanlarım, kimi binlerce matematik ifade içeren bir dolu test kitabı, kimi ise birbirinden ilginç bilimsel makale. Son zamanlarda ise en çok zaman ayırdıklarım bu ilginç makaleler. Düşündüğümden daha fazla ilgimi çekmelerinin nedeni ise, bilimin artık büyük ölçüde izleyici olarak katıldığımız spor etkinliklerine kıyasla biraz daha katılımcı bir faaliyet haline dönüşmüş olduğunu görmek. Tabii bizim bu faaliyetlerdeki rol dağılımımız halen aynı. Ön sıralardan değişmeyen izleyiciler. Biraz akıllı olanlarımız birer fotoğraflarını çekmişler. Bizlerde bu fotoğrafçılarımıza kocaman “title” lar ve kocaman alkışlar göndermişiz.
Genç ve henüz kariyerinin başında bir müstakbel bilim insanı olmama rağmen, başarının ilgiye ve yeteneğe bağlı olduğunu şu kadarlık yaşamıma bakarak söyleyebilirim. Bu ilgi ve yetenek bir de şansla desteklenirse o zaman sizin için voltran oluşmuş demektir. Tabi birde bu bilgiye erişim ve birikimleri uygulamaya geçirebilme olanakları da oldukça önemli. Eğer bu imkâna da sahipseniz kimse sizi DUR-DU-RA-MAZZZZ. Üstüne birde zeki insanların bir araya geldiği kurumlardan birinde (Hacettepe, MIT, TÜBİTAK, ODTÜ vs.. konuşan: megaloman İREM) diğer zeki insanlarla birlikteyseniz, seçkin bir bilim insanı olmanız kaçınılamaz.
Tabi tüm bu söylediklerim, makalelerde yazan diğer her şey gibi teorik. Pratik ve gerçeklikte durum ne yazık ki böyle değil. Olmaması için bir neden var mı? Bütün bu saydıklarıma sahip olan insanlar yok mu? Ben biliyorum elbette var, peki neden seçkin bilim insanı olarak göremiyoruz bu insanları aramızda? O kısım bence biraz derin…
Bilimsel üretkenlik her zaman eşit bir dağılım göstermez bu açık. İnsana, bilimsel araştırma yapılan alana ve en önemlisi bu araştırmayı yapan bilim insanının içinden çıkacağı topluma göre değişir.
Ve benim gördüğüm ise, din ile sınırlanmış, bilimsel örgütlenme yerine dini konu edinen örgütlenmelerin baskın geldiği toplumlarda( bkz.. bir yerlerden tanıdık geliyor mu?) bu üretkenliğin giderek kısırlaştığıdır. Üstüne potansiyel beyinlerin, heveslerinin kırıldığı ve bilimden korktuğudur. Anlaşılmaz görüldükçe de toplumdan soyutlandığıdır. Bilim ve sanat gibi, toplum adına yapılan kavramların, toplumdan soyutlanarak bir şeyler üretmesi ne kadar tuhaf. Çünkü sınırlandırılmış toplum anlamadığı her şeyden kaçtığı gibi bu iki kavramdan da uzak durmalıdır. İnsan davranışı. Hala eski kurumsal modeller tarafından yönetilen öğretim kurumlarından, orta çağ zihniyetiyle bilimsel araştırma! yapan üniversitelerden, din ile sınırlandırılmış toplumlardan çıkacak beyinlerin bilimsel bilginin yaratılması konusunda iyimser olabilmek isterdim.
Bilimin gücü, hakkında yazılmış kahramanlık öykülerinden, bilimin mutlak üstünlüğünden veya herkesçe kabul edilmiş olmasından gelmez. Bilimin gücü, herkesçe kabul gören bir yöntemin bile değişebilmesine olanak tanıyan bir bakış açısının varlığından ileri gelir. İlerleme de buradan doğar.
Bilimin başarısı ise, ilerici ve muhafazakar öğeleri bir şekilde bir araya getirebilip sentez oluşturabilmesinden kaynaklanır. Bu konuda biraz ümitliyim belki bir gün bizde bilimin gücünden ve başarısından bir şeyler anlar ve uygulamaya koyarız.
18 Nis 2009
Hikayeler serisi vol.V
Neşeli bir genç kızdım. Zekam ve güzelliğimle diğer hemcinslerimden ayrılan farklı bir yanım vardı. Doğuştan ruhumda olduğuna inandığım başarı hayranlığı, zeka ve güzellikle buluştuğunda dikkat çekmem kaçınılmaz oluyordu. Sahip olduğum her şeyle beğenilme isteği, varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmanın şımarıklığıyla da birleşince, önüne geçilemez bir hal alıyordu.
Her yeni günün yeni bir macera demek olduğu yıllar da, bana muhteşem bir aşkın sarsılamaz temellerinin atıldığını düşündüren insanla tanıştım. Bir sanat galerisi açılışında O’nu ilk gördüğüm gün, bu hayattan olmadığını düşündüren bakışları, olağanüstü becerikli ve hassas elleriyle insanların beğenisine sunduğu maketlerinin yanında, bütün görkemiyle parlıyordu. O gün belki de hayatımda ilk defa dişisel arzularla birine dokunma isteği hissettim. Ona dokunma isteği, o güçten bir şeyler alabilmek sanısıymış aslında bugün anlıyorum.
Onunla geçen zamanlar, hayallerimin gerçeklik zemininden uzaklaşarak fantastik bir dünyaya açıldığı büyülü bir yolculuktu adeta. Şimdi bu yolculuklara her çıkışımda sistemin fazla dayanamadığını görüyorum. Zamanla özel bir sıradanlığa dönüşen birlikteliğimiz, aşık olduğum adamın gücünü, dayanılmazlığını ve ilgisini kendime hatırlattığım, başlarda olan ve sonra ansızın kaybolan bu görüntünün etkisine girdiğim zamanlarda heyecan yaratabilir bir hal almıştı.
Sistematik bir hayal gücüne sahip olduğum yıllar, çocukluğumun bisikletle sokaklarda geçirdiğim zamanları gibi, beni gidebileceğim en uzak yerlere gitmeye, en ücra köşeleri keşfetmeye zorlardı. Etkilerini halen taşıdığım keşif yolculuklarımdan birinde, sanki aniden açılan ve yine aniden kapanan bir kapının, arkasında kalan kısa zamanlı bir dünyanın tuhaf ve yaralayıcı geçekleriyle yüzleştim. Kendini tanımadan, ne istediğini bilmeden ciddi ilişkilere girmek, hem kendine hem karşındakine yapılabilecek en büyük haksızlıkmış şimdi anlıyorum. Ne istemediğini bilen adamın o günlerde ne istediğini bilmediğinden üzülerek emin olmuştum. Bir süre tanrıların arasında yaşayıp sonra yine ölülerin arasına dönmüş gibi hissettim. Tanrılar katında da aradığım güven yoktu. Uzunca bir süre, içimde birbiriyle çelişen duygular hissetmeme rağmen, kendi seçimimle bu çelişkinin bilincine varmak istemedim.
Zihnime ailem tarafından doldurulmuş bağlılık klişesinin şekillendirdiği bünyemin, karşı tarafın sadakat anlayışının içine bir türlü yerleşemediğini öğreniş hikayem ise, gitgide gerçeğe yaklaşan düşler vadisinde ki gezintilerin zamanla yaralayıcı bir hal almasıyla sonlandı.
İnsanların çoğu gibi, ilk gençlik yıllarımda “ömür boyu sürecek”, “tek yastıkta kocanacak” tarzda bir ilişkiyi, kendime itiraf edemesem bile en kuytu köşelerde gizlice büyüten bir inancım vardı. Çocukluğumdan beri gördüğüm aile bağları, kavram ve olguları ilk oluşturmaya başladığım yıllardan beri derin izler bıraktı bende, her insanda olduğu gibi. Bu olguların yıkılması elbette üzücüydü ama şimdilerde baktığımda kadınlığın ve zekanın birbirini büyüterek daha büyük heyecanlar yaratabildiğini görüyorum.
İnsan yaşamı içindeki doğal oluşumlardan kadının payına düşen “annelik” ve “karılık” gibi ekstraların artık benim içinde rol aldığım sahnelerin birer parçası olamayacak olmaları, yaş hanemdeki sayıların giderek artmasıyla belirginleşiyor. Kaybettiklerimin ayırtına tam varamadığım şu günlerde özgürlükle bağdaşlaştırdığım bir duygunun kayıtsız şartsız egemenliğini kabul edip, onun verdiği huzur ve mutlulukla karışık hafif bir kurtulmuşluk hissetmekse şimdilerde işime geliyor.
5 Nis 2009
Sevgili günlük...
Bugünlerde ne kadar yoğunum ben böyle… İşe yaradığımı görüyorum ve mutlu oluyorum. Günler hep böyle bir şeyler yaparak, oradan oraya koşturarak minicik zamanlara kocaman işler sığdırarak geçsin. Günler 36 saate çıksın canımız hiç sıkılmasın oh ne güzel. Yarın sabah saatlerinde radyoda hayatımın ilk spikerlik deneyimini yaşayacağım hem de bir uzun hafta boyunca. Sesimi duymak isteyenler için 87.7 radyo Hacettepe. 
Yarın açarsanız duyamayabilirsiniz, program nisanın son haftası ve mayısın ilk haftası yayında olacak ama siz yinede açın şimdiden… Ama bu öyle bildiğiniz programlardan olmayacak ne yazıkki. Dünyayı kurtarmak isteyen bir mühendisin sunabileceği tarzdan bişiler bulacaksınız karşınızda. Neyse reklam kısmını geçelim biraz bana dönelim.
Yazdığım hikayeler beğenilip övgüler aldıkça gaza geliyorum. Bu gazla uzaya çıkabilirim bence…
26 Mar 2009
PARODİ...
Siyah beyaz bir filmin ilk karesi benim için Ankara’nın kirli sokaklarında 1970’li yılların sonuna doğru başlar. Küçük dünyamdan bu büyülü şehre ilk düştüğüm zaman henüz 18 yaşını yeni doldurmuş olmanın verdiği cesaret ve tiyatronun gizemiyle tanışacak olmanın heyecanı içinde, atılmıştım macerama. Acemiliğim sezilemeyecek kadar gizlenmiş olsa da, kendime has duruşum, bakışım çocukluğumun geçtiği küçük Bulgar kasabasının izlerini taşıyordu hala. O zamanlar mahallemdeki çocuklarla iletişim kuramamanın, sokaklara adapte olamamanın doğurduğu asosyal durum bugün artık devam etmiyordu. Şanslıydım ki Ankara’da oturan kuzenlerim bana evlerini açmışlar, o günlerde beni bir dramın ortasında kalmaktan kurtarmışlardı. Sonraları birçok defa ev değiştirmiş olsam da, o günler için sudan çıkan bir balığın düşebileceği en güzel akvaryumda başlamıştım şimdiki anıları yazmaya.
Tiyatro’ya ilk merhaba dediğim yıllar, önümde daha önce fark edemediğim, sarmaşıklı duvarlarıyla benden saklanmış bir dünya olduğunu gördüm. Bu dünyada insanlar, imajlarına bir yararı olsun diye kitap okumazlar, sadece kendi geleceklerini düşündükleri için değil fikirleri olduğu ve bir şeyleri değiştirebilmeyi istedikleri için siyasetle ilgilenirlerdi. Bende bu dünyanın içinde bana ayrılan rolü severek üstlenmiş, içine girdiğim kostümü en ön safhalarda gururla taşımıştım. Şimdilerde dönüp baktığımda buruk bir gülümsemeyle anıyorum o günleri. İnançları uğruna kaybolanlara üzülürken, değerlerimin arkasında yüksek pahalara rağmen durup bugünlere ulaşabildiğim için egosal bir tatminle karışık mutluluk hissediyorum.
Hayatla, gerçekçi bir tiyatronun içinde oynar gibi, somut görüşlerin olduğu, hayatın kendine has çeşitliliğiyle, gerçekliğin anlatıldığı, bir konu ve bir fikir gibi temel öğeleri kendinde barındıran bir oyun gibi oynuyordum. Sol yanağımın sağdan daha fazla kızarmasının bir şeyler ifade ettiği bir dönemde yaşayan bir kuşak olmanın yan etkilerini ise, insanın başına birçok iş açabilen aşırılık gibi duyguları bünyemde uzun süre barındıramayarak taşıyorum bugünlerde. Karanlık ya da aydınlık, siyah ya da beyaz, insanı tek bir noktaya odaklayıp, ortanın veriminden yoksul bırakan bir dolu istiladır artık bana göre.
Yılların, gençliğimin verdiği tutkuyla aktığı o günlerde, yoldaşlıktan öteye geçen bir ilişki, yıllardır aynı rayların üzerinde gidip gelmiş bir trenin, aynı kalıp vagonları içine hapsolan düşüncelerimin beni ele geçirerek teslim aldığı günlere denk gelir.
Kendi yazıp yönettiğim bu tiyatronun içinde, insanlara roller dağıtırken bu sahnede bir değişiklik yapıp, en cesur fikirleri paylaştığım yol arkadaşımı artık hayat arkadaşı yapmaya karar vermiştim. Birlikte başladığımız bu yolun sonuna kadar gitmek üzere…
Hayatımın en güzel hediyesi de bu yolcukta armağan edildi bana. Dünyamı siyah beyaz bir film karesinden çıkartarak bin bir dolu renkle tanıştıran kızım, yıllardır yansımamı seyrettiğim kırık dökük aynaları birleştirerek, kendimi yeni ve parlak bir aynada bu defa görmemi sağladı. Kucağıma aldığım o minik yaratık, hiçbir şeye benzemez çirkin halinden bugüne, denetimi olmayan bir sevginin de sahibi oldu aynı zamanda.
Yıllar, gençliğimle birlikte, getirdiği idealistliği de beraberinde götürürken yönetmenliğini üstelendiğim tiyatroda bu defa kendi rolümü değiştirdim. İdeallerim peşinde koşarak aç kalmak uğruna görüşlerimi savunduğum, değerlerim çatışsa da görmezden geldiğim maskeli bir dünyanın içinde yer aldığım sahne, anne olmanın yüklediği öncelikle, oyunun geçmiş sayfaları arasına gömüldü. Önce işimi sonra şehrimi değiştirdim.
Bugün ise, hayatım 2000’li yılların getirdiği metalik renkler gibi canlı ve yeni. “Çocukta yaparım kariyerde” diyebilirken, sahip olduklarımla yarattığım ve bugün bana hayat veren bir ormanın büyüdüğünü görebilmenin gururunu yaşıyorum. Yaşatıyorum.
19 Mar 2009
Birşeylere dair...
Kalemimden çıkanlar, sanat eseri olma endişesi ile dile getirilmemiş, sadece kitlelerin zevkine sunulmuş, malzemesini hayattan - hayatımdan belki sadece bir günlük kaçamaktan alan sıradan birer basit-name kadar değerlidir.
Yaptığım sadece düş ülkemdeki yamaçların, depremlerin, ovaların izlerinden beslenerek uçmaktır uçabildiğim kadar.
Israrcı dayatmalarla toplumların zevklerini belirleyen, giderek artan sayısıyla aynılaşan dünya nüfusunun beynine aynı şeyleri giymek, yemek, beğenmek, izlemek, fikrinin işlendiği bir yüzyılda ben hayal dünyamda gezinen küçük çocuğu serbest bırakıyorum o kadar.
Sınırlar koymadan, önüne duvarlar örmeden ve onu güvenilir kabuğunun altında besleyip fakat büyütmeden yaşatıyorum.
Beyaz ekranın içine sıkışıp kalarak zamanı tüketmek yerine, ruhumda oluşan anlık değişimleri, bilinçaltımın ulaşılmaz bölgelerinde bekleyen farklı istekleri, günbegün değişen İREM’ leri izlemeyi seçiyorum.
Modern hayatın getirdiği teknolojinin hakimiyeti altına girmek yerine, medeniyetin bizden çaldığı karanlığın güzelliğini yeniden keşfetmeyi tercih ediyorum ve bunu yeniden hep birlikte keşfe çıkmayı öneriyorum.
Ve görüldüğü üzere bazen fazlaca cesur duyguların etkisi altında kalarak zamanı insiyatifim yönünde kullanabilmemi sağlayan teknolojiyi bile reddebiliyorum. Hayır aslında, bir mühendis olarak teknolojiyi tabi ki destekliyorum. Belki yalnızca modern dünyanın içinde kaybolmayıp, bize ayrılan sürede “kendini tanıma, sahip olduğumuz gücün farkına varabilme” yetisine ulaşabilmek istiyorum.
Belki de farkında olmadan hayatın çarklarından birine sıkışıp kalmak yerine, dişlilere uyum sağlayıp kendi oluşturduğum çarkın içinde dönerken, içimden geçenlerin yansımalarını sizinle paylaşmak istiyorum.
Her gün yeni bir sabaha uyandığımda, etrafıma bakıp, gördüklerimi yazıp, sahip olduklarımı saklayıp, kendi hikayemi izliyorum akşam olduğundaysa başrollerini paylaştığım hayatımın kısa bir filmini çekip herhangi her yere kaldırılabilmek üzere arşivliyorum. Bugünlerde ise arşivleri tekrar açıp her hafta bir tanesini yayınlamak üzere temize çekiyorum. Ve her hafta yeni bir tanesiyle buluşmak üzere şimdilik “hoşça “ kalın diyorum
10 Mar 2009
Uçan Süpürgeli Kız
Sıradan bir pazar günü, 24. doğumgünü hikayesinin ertesi gününde, bir önceki güne ait duygularımı soranlara "çok uzun zaman önceydi, hatırlayamıyorum" demek haleti ruhiyemi anlatabilecegim en açıklayıcı cümleydi.Bundan önceleri, yazdıklarımı biraraya toplamaya dair ertelenen planlarımı "nezaman eyleme dökeceksin" diye soranların cevap boşluğunu ise " okadar uzak gelecek için planlar yapmıyorum" şeklinde doldurabilirdim.
Halbuki, geçtiğimiz pazar gününden itibaren bu soruya artık net bir cevap verebilirim.
Farklı hayat görüşlerine ve hayat tarzlarına sahip birdolu kişiliğin 7 gün boyunca yaşadıkları hayatın bir özetini alan bir sitede artık her pazar yeni bir İREM'le düşlerimi somutlaştırıyorum.
Merak edenlere www.daily-compass.com , farklı rüzgarlarda sürüklenen yazarlar arasında benim rüzgarım ise batılı rüzgarların tanrısı: Zephyrus
Artık yazı yazmanın tarifsiz çekim gücü beni iyiden iyiye avucuna almış bulunmakta.
Öyleki artık, rutine bağlanmış otobüs durağı-ev arası yürüyüşlerimde gözlerimin önünde boş bir sayfada durmadan yeni senaryolar karalıyorum,
Laboratuvarda evrenin sırrına bir adım daha yaklaşırken, gözlerimi kapatıp, başrollerini paylaştığım hayatımın kısa bir filmini çekiyorum,
Temizlik yaparken, elimdeki süpürgeyle dünyadan uçarak uzaklaşıp, indiğimde yazabilmek adına kendi hikayemi seyrediyorum...

Birsüre ortalarda gözükmeyebilirim, bugünlerde içimde varolanı keşfetme yolculuğuna çıkıyorum..
Hayallerime açılan penceremden dünyayı izleyip, bana eşlik edecek yeni oyuncaklar seçiyorum...
6 Mar 2009
Siyah ve Beyaz...
Karizmanın, duygusallığın ve dikkatin muhteşem karışımı.
Görsel bir zekanın, yüksek bir algı hızının ve sabırsız bir yapının sahibi...
Siyah ve beyazın aşığı...
Ve şimdi bu insanın sizin hayatınızın en önemli parçası olduğunu düşünün
Ve sonra, bugün doğmuş oldugunu varsayın..
İşte ozaman bugün sizin için yılın en özel günlerinden biri olur.
Ve belki ilk defa "özel" tanımı da haksızlık edilmeden kullanılmış olur.
Bugün ÖZEL bir gün...
Hayatımda hiç konuşmadan iletişebildiğim belki yegane insan bugün doğduğu için de ayrıca özel hissettiğim bir gün...
Çoğu insanın konuşurken anlaşamadığı günlerde, konuşmadan anlaşabildiğim, bazen gözlerle, bazen sadece hislerle derin bir bağlantı kurabildiğim ve buyüzden ayrıcalıklı hissetiğim bir gün...
Böyle güzel bir gün, bugün;
Bana özgürlüğümü altın bir tepside sunmak yerine, onun için savaşmayı öğreten,

Böylesi duygusal olupta, hayatta mantıklı kararlar verebilmeyi gösteren,
Yaşamın bir fırsat olduğunu, boşada harcanabileceği gibi iyiye veya kötüye de kullanılabileceğini görmeme yardımcı olan,
Seçimlerimde hep destek olup, kendime güvenmemi sağlayan,
Başından beri ne yaparsam yapayım arkamda olup gücünü hep hissettiriken, sorumlulukların bireylere ait olduğunu öğreten,
ve aslında bugün, bana hayatımı armağan eden biricik insanın benim babamın doğum günü!!
Ve ben O'nun bir parçası olmaktan müthiş gurur duyuyorum...(Küçük şahin, İREM!)
21 Şub 2009
Günlerden bir gün!

Doğanın insan formundaki bir parçası olduğuna inanırım bizlerin.
Kendimide su gibi hissederim buyüzden..
Fırsat bulduğunda herortama girebilen,
Bulunduğu yerin şeklini alabilen,
Taşabilen, taşkınlara sebebiyet verebilen,
Akma eğiliminde,
Bazen bir yağmur gibi sakinleştirici, bazen dalgalar gibi hırçın ve öfkeli,
Saf halde bulunan ama bulanıklaşanilen...
Bu sıralar su biraz bulanık; nasıl yapsak da suyu biraz temizleyebilsek diye bütün İREM'ler toplandık çözüm arıyoruz ve geçen gün farkettik ki, benim dünyamda sorunları iki boyuta taşımak bir işe yaramıyormuş.. Varolan sorunları masaya yatırıp, bütün bilinmeyenleri tek tek çıkarıp, bir denkleme oturtup çözüme ulaşmak benim işime sadece mühendislik uygulamalarında yarıyormuş...
Ozaman hep birlikte bir karar aldık;

Önce bulanık olan suyun durulması için biraz zaman verelim, eğer ki hala suyu bulandıran "atıklar" varsa yönünü değiştirelim, yok illaki suya ulaşmaya niyetlilerse önce biraz seyreltelim dedik...
Eşik sınırları aşılmadığı taktirde nasıl olsa suyun kendini yenileme özelliğinden faydalanabiliriz ozaman!
Su herşeyi halledermiş öyle denkleme falan gerek de kalmazmış..
E öyleyse naparsak yapalım sınırları aşmayalım diye bir çözüm bulduk!!
Birde haddimizi aşmayalım diye birşey var ki hepsinden ayrı benim önem listemin ön safhalarında yeralanlardan!!
Annemin bana ilk öğrettiklerinden..
Herkonuda herşeyi söyleyebilirsin ama haddini bilerek der annem...
Derin bir konu tabi burda yine kendi kendime konuşup, tartışmayacağım bu konuyu!!
Belki bununla ilgili bir monolog yazabilirim. Sonra onu bilmem kaç yıl boyunca saklar birgün eser de kitap olarak bastırabilirim. Böylece hiçbir anlam ifade etmeyen milyonlarcasından biride benim olur...
Yok yok yine neşeli günlerden biri
Hani şu merakla beklenen filmde, kahramanın loş ışık altında kendi kendine yazıp-çizip-düşünüp-eğlendiği ve karşıdakinin birşey anlamadığı sahnelerden biri..
Kimi zaman hareketli öğelerde barındıran bir aşk filminin bir sahnesinde rol alan, kimi zaman Tarantino'nun şiddet içerikli filmlerinin başrol oyuncusu olan kahraman kişi, bukezde sorgulayıcı bir kimlikle karşımıza çıkıyor..
Şimdi kahramanımızın da sonunu sabırsızlıkla beklediği bu filmin hangi sahnesinde cesurca boy göstereceğini merakla izliyoruz!!
17 Şub 2009
Yeni dünya senfonisi
11 Şub 2009
Wish list!
Dün yine yollardaydım,son altı aydır belki bu yolu 40'ın üzerinde geri dönmüşümdür ama buseferki en mutlu olanlarındandı! Genelde otobüs yolculuklarımda cam kenarını seçer, ya müzik dinler, ya kitap okur, ya da birşeyler yazarım. Busefer yalnızca camdan dışarı bakıp düşünmeyi seçtim.
Önümde düşünmeye değer, neredeyse bir haftaya yakın ve göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçmesine rağmen aslında herbiri dolu dolu ve beni düşündükçe gülümseten birdolu gün var..
Sabah canımın istediği saatte kalkıp,
Mantar kurabiyenin dübüne düşüp,
Sokaklarda noodle yiyip,
Nehre karşı bira içip
Fotograf çekmeyi öğrenip,
Fotograf çektirip, modellik yapıp,
Yağmurun altında ıslanıp,
Bütün gün müzik dinleyip,
Beraberken yalnız kalabilip, keyfime bakıp,
Farkına varıp,
Yaşadığımı hissettiğim bir dolu gün...
Şimdi ise, bana hayatta bir amacım olduğunu hissettiren günlerden birindeyim.
Bugünlerin hep olması dileğiyle derken bugünkü dilek listeme birkaç birşey daha eklemek istiyorum!
- Telefonla konuşurken dış etkilerden oluşan parazitlere bir çözüm,
- Daha az telefon, su, elektrik,gaz vs.. faturası,
- Birmilyon tane ve düştüğünde kırılmayan orjinal muglar,
- Daha az dağılan bir oda,
- Daha bol güneş,
- Bana küçük şeker paketi gibi gözüken arabam,
- Hersabah uyandığımda önümde beni bekleyen mantar kurabiyeler,
- Başarılı bir proje
4 Şub 2009
BEN'cil
Günün en keyifli kısmı, Bahar'la mutfakta geçen saatler ve sonrasında yemek masasında tartışılan siyaset kokulu sohpetler ve ardından içilen bol kremalı kahveler...
Şimdi aklımda, saate rağmen uyumamı engelleyen binlerce düşünce..
Kendimi hasta hissediyorum bugün. Beynim böyle yerli yersiz meşgul olunca, vücudumda fazla sağlam kalamıyor. Beni mutlu eden herşey biranda mutsuz etmeye başlıyor.
- Dinlediğim müzikler beni sakinleştiremiyor..
- Sakinleştiricek şeyleri yapasım gelemiyor..
- Yazarken bile anlatmak neredeyse imkansızlaşırken, konuşurken anlaşabilmek bu gibi durumlarda hiç bana uymuyor..
- Direnci düşük ruh halim, herhangi herşeye yenik düşüyor..
- Kaşlarım çatılıyor..
- Omuzlarım düşüyor..
- Akşam yatasım, sabah kalkasım gelmiyor..
bazen de, hayatı, bir romanın sayfaları gibi düşünüyorum. Silinmeyen kalemlerle yazılmış, çizilmiş, zamanı geldiğinde çevrilmiş, boş kalmış, atlanmış, kimisi ıslanmış, hırpalanmış, kimisinde çiçekler açmış, kelebekler uçmuş.. ama hep saklanmış. Zaman zaman hatırlanmış, eski sayfalar tekrar açılmış...
"insan unutmaz, sadece hatırlamaz" son zamanlarda en sık duyduğum söz!
İnsan hatırlar! Ters esen bir fırtınada, tükenmez kalemlerle yazılan o sayfalar, tekrar açılıverir. Biranda hatırlatılıverir. Birdahaki her dönüşte, altına düşülen notlarla birlikte geri geliverir..
Bu sadece can sıkar!
Evet benim de canım sıkkın. Tabiki nedeni saçma, zaten saçma olmak zorunda!
Biliyorum olumsuz duyguların çok azı gerçekten üretilmesi gereken duygulardır ve tam şuanda ben, bu duyguları bedenimde tutmamayı tercih ediyorum. Buyüzden yazıp, çizip, kızıp ve gereken herşeyi yapıp bu duygulardan kendimi arındırmak istiyorum.
Ve işe yarıyor...
En azından artık,
- Hayatımdaki insanlara kendimi yeni bir sayfada yine, yeni bir İREM'le anlatmış oluyorum!
- Busefer sadece yazarak değil, konuşarak da kendimi zorluyorum ve sanırım başarıyorum!
- Çizebilmek gibi bir yeteneğim söz konusu olmadığından, önümdeki defteri karalıyorum!
- Belki biraz fazla, belki biraz yoğun kızıyorum - kızdırıyorum ama sabaha karşı bu yazıyı yazıp, büyük ihtimalle öğlene doğru uyandığımda biraz daha rahatlamış bir insan olacağımı ümit ediyorum...

P.S: Fotograflar mydearphotographer Ozan IRMAK tarafından çekilmiştir.
2 Şub 2009
Keyif Perisi..
Afiyetle yediğimiz güzel akşam yemeğinden ve ardından yeni keşfim q-cup coffe eşliğinde yapılan müthiş keyifli sohpetten sonra şimdi yuvada yalnızım.
Mutluyum, huzurluyum ve sanırım birazcık şanslıyım..
Şimdi sıra, kucağıma bilgisayarımı alıp, yanımda sevgili hediyesi en yakın arkadasımla birlikte, salonun en sevdigim kanepesine kurulup, google'ın arama motorlarına "biobarrier design" yazıp dünya için birşeyler yapmaya geldi. Evet artık kariyer insanı İREM var. Bugün de kariyer insanı İREM'le sona eriyor demekki!!
İnanıyormuyum peki buna???
Sanmıyorum...
İREM'lerden bir demet
Tüm bunlar, bukadar sakinliğe alışmamış bünyeme önce biraz garip gelsede, alışması düşündüğümden daha kısa sürdü. Bunun verdiği miskinlikle yatakta biraz daha yuvarlandıktan sonra, annemin arşivinden bulduğum bulgarca plaklar eşliğinde kendime güzel bir kahvaltı hazırladım.
Bunu hatırlamanın keyfiyle sıradaki plak Nazım Hikmet'in oldu. Kendi sesinden okuduğu şiirleri bu seferde bana babamın bütün duygu yoğunluğuyla okuduğu Nazım Hikmet şiirlerini hatırlattı. Özellikle biri varki, babamdan dinlendiğinde, şiir sevmeyen beni bile etkilerdi!
KADIN
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir. Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım. Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
Aslında şiiri sevmem pek. Lisedeki edebiyat hocamın bütün uğraşları, evde bir oda dolusu şiir kitabının olması yinede başarılı olamadı üzerimde.
Kendi irademle alıp okuduğum tek şiirimsi kitap Murathan Mungan'nın yazdığı "Yaz geçer"di. Önce isminden sonra yazarından dolayı almış olsamda bu kitabı, sonuç olarak sevmedim değil. Ama ticari yönünü keşfettiğim gün bir dahada almadım şiirimsi kitaplardan. Tanıştırayım, klasik inatçı İREM'lerden biri...
Sonra birde ben daha 2.5 yaşındayken kayda alınmış plaklarımı hatırladım birden. Hayret bir şekilde ezberlediğim şarkılar ve akıcı, bıcır bıcır ve durmadan konuşan ben, bu sefer de güldürdü beni sabah sabah! 2 yaşında bukadar konusan bir bebek "yaptıklarım yapıcaklarımın teminatıdır" sözünün ne kadar doğru olduğunu hatırlattı bana:)Birde nezaman böyle eskiler açılsa, bu yandaki fotografı anmadan geçemem ben. Kural bozulmasın öyleyse, bu yandaki İREM henüz 1 yaşına yeni girmiş, bir yandan yemek yerken bir yandan altındaki lazımlığa şeyeden, masum bakışlarıyla ev halkını ona hizmet etmeleri için etkileyen, şimdiki irem'in temellerini oluşturan bir Küçük İREM.
Bu damardan nostalji bünyeme yettikten sonra, sevgilimin hediyesi Beatles'ı pikapa koyup, "mutlu İREM ev hali" ne devam ettim. Ama az sonra gelen bir telefon bu mutlu irem halini biranda tersine çevirdi. Yaklaşık 1 sene önce Eskişehir'de Ozan'nın orkestra kayıt işlemleri için tanıştığımız kadın, bugün belki aramızdan ayrılmak üzere!!
Bugünkü dilek hakkımı BİLGE için kullanmak istiyorum. Aramızdan ayrılmasın bir süre daha, küçük bebeği ve O'nu birlikte görmek istiyoruz!
Güne başlayan huzurlu İREM, sonra nostaljik İREM, daha sonra Mutlu İREM ve gün ortasında duygusal İREM olarak devam ediyor.
Bakalım gün sonu hangi iremle biticek. Bende merakla izliyorum..
31 Oca 2009
Home Sweet
Gaz bitmiş, gaz alınacak!
Ev bizi içine çekmeden temizlenip, parlatılacak!
Açlıktan ölmemek için dolap doldurulucak!
vee sonunda en keyiflisi, yeni alınan kahve fincanları itinayla yerleştirilip, ardından güzel bir kahve içilicek!
Bazen sıkılıyorum bu rutinlerden ama benim olan herşeyi sevdiğim gibi onlarıda seviyorum aslında! Onlar benim rutinlerim:) (konuşan; megaloman İREM)
"Oturdum ellerimle sana kek yaptım" diyebiliceğim bir günüm olduğu için ayrıca mutluyum.
Kalbe giden yollardan birinin de mideden geçtiğini öğrendiğimden beri, sanırım mutfakta geçen saatlerim biraz daha arttı. Birazdan gidip "Bulgaristan usulü musakka" yapmak için çalışmalara başlıcam.
Keşke Fransa'da okuduğum günlerde yemeklere biraz daha ilgili davransaymışım diyorum. Belki ozaman, neredeyse hergün ve büyük bir iştahla yediğim "Tarte Flambé"nin nasıl yapıldığını öğrenebilirdim. Şimdi sadece içindeki mantarları hatırlıyorum birde şeklinin lahmacuna benzediğini birde isteğe göre elmalıda oluyordu! Ama hepsi bukadar.. En kısa zamanda Tarte Flambé nin nasıl yapıldığını öğrenmeliyim. Şimdiki hedefim bu!
Sanırım birazda önümde duran binlerce sayfa kitaptan kaçmak için böyle şeylere sarıyorum. Dünyayı yemek yaparak kurtarabileceğime inandım galiba!!
29 Oca 2009
I've got the power!
Artık herkes rahatlayabilir. Aranan sorumlu bulundu buradan herkese açıklıyorum. Evet O BENİM! Hatta mühendisler biraraya gelip beni elektrik enerjisine çevirsinler ya da uzaylılara sesleniyorum, sizin için kobay olabilirim, kaçırın beni!!Yada supergirl mü olsam, süperman'a rakip! Hem ozaman uçabililrim de.
Yada ben gücümün yine 1 watt olduğu eski ezik ama masum günlere dönmek istiyorum. Gücüm beni yordu:)
28 Oca 2009
Symrna
Sonra nasıl olduysa öğrendiğim bir gerçek canımı sıktı ve karnımın ağrısı sanırım budefa geçmemek üzere tekrar başladı ,
"bir gemiden atlayıp denize düşersen sadece paçaların biraz ıslanır sonra bir başka gemiye biner devam edersin.." bunu duyunca üzüldüm biraz, benim sandığım yüzme bilmiyorsan boğulursun hatta bilsen bile boğulabilirsin öyle paçalarla kalmaz baştan aşağı sıçana dönersin.. ya da bu benim başıma geliceğini düşündüğüm gerçek.. Belki kiminin yerçekimine karşı gizli güçleri varıdır..Bilemedim!
Tembel içgüdü..
27 Oca 2009
İlk Merhaba!

Boşa harcanıcak tek bir gün bile olmadığını anladığı gün (ki son 2 aydır bugünlere dahildir) kendine artık bir blog oluşturmak için harekete geçmesini hatırlatmıştır içindeki girişimci İrem'lerden biri..
Veee şimdi kahramanım geldi dünyayı kurtarmak ve küçük dünyasını sanal dünyayla paylaşmak için:)
Herkese merhabalar...

