Siyah beyaz bir filmin ilk karesi benim için Ankara’nın kirli sokaklarında 1970’li yılların sonuna doğru başlar. Küçük dünyamdan bu büyülü şehre ilk düştüğüm zaman henüz 18 yaşını yeni doldurmuş olmanın verdiği cesaret ve tiyatronun gizemiyle tanışacak olmanın heyecanı içinde, atılmıştım macerama. Acemiliğim sezilemeyecek kadar gizlenmiş olsa da, kendime has duruşum, bakışım çocukluğumun geçtiği küçük Bulgar kasabasının izlerini taşıyordu hala. O zamanlar mahallemdeki çocuklarla iletişim kuramamanın, sokaklara adapte olamamanın doğurduğu asosyal durum bugün artık devam etmiyordu. Şanslıydım ki Ankara’da oturan kuzenlerim bana evlerini açmışlar, o günlerde beni bir dramın ortasında kalmaktan kurtarmışlardı. Sonraları birçok defa ev değiştirmiş olsam da, o günler için sudan çıkan bir balığın düşebileceği en güzel akvaryumda başlamıştım şimdiki anıları yazmaya.
Tiyatro’ya ilk merhaba dediğim yıllar, önümde daha önce fark edemediğim, sarmaşıklı duvarlarıyla benden saklanmış bir dünya olduğunu gördüm. Bu dünyada insanlar, imajlarına bir yararı olsun diye kitap okumazlar, sadece kendi geleceklerini düşündükleri için değil fikirleri olduğu ve bir şeyleri değiştirebilmeyi istedikleri için siyasetle ilgilenirlerdi. Bende bu dünyanın içinde bana ayrılan rolü severek üstlenmiş, içine girdiğim kostümü en ön safhalarda gururla taşımıştım. Şimdilerde dönüp baktığımda buruk bir gülümsemeyle anıyorum o günleri. İnançları uğruna kaybolanlara üzülürken, değerlerimin arkasında yüksek pahalara rağmen durup bugünlere ulaşabildiğim için egosal bir tatminle karışık mutluluk hissediyorum.
Hayatla, gerçekçi bir tiyatronun içinde oynar gibi, somut görüşlerin olduğu, hayatın kendine has çeşitliliğiyle, gerçekliğin anlatıldığı, bir konu ve bir fikir gibi temel öğeleri kendinde barındıran bir oyun gibi oynuyordum. Sol yanağımın sağdan daha fazla kızarmasının bir şeyler ifade ettiği bir dönemde yaşayan bir kuşak olmanın yan etkilerini ise, insanın başına birçok iş açabilen aşırılık gibi duyguları bünyemde uzun süre barındıramayarak taşıyorum bugünlerde. Karanlık ya da aydınlık, siyah ya da beyaz, insanı tek bir noktaya odaklayıp, ortanın veriminden yoksul bırakan bir dolu istiladır artık bana göre.
Yılların, gençliğimin verdiği tutkuyla aktığı o günlerde, yoldaşlıktan öteye geçen bir ilişki, yıllardır aynı rayların üzerinde gidip gelmiş bir trenin, aynı kalıp vagonları içine hapsolan düşüncelerimin beni ele geçirerek teslim aldığı günlere denk gelir.
Kendi yazıp yönettiğim bu tiyatronun içinde, insanlara roller dağıtırken bu sahnede bir değişiklik yapıp, en cesur fikirleri paylaştığım yol arkadaşımı artık hayat arkadaşı yapmaya karar vermiştim. Birlikte başladığımız bu yolun sonuna kadar gitmek üzere…
Hayatımın en güzel hediyesi de bu yolcukta armağan edildi bana. Dünyamı siyah beyaz bir film karesinden çıkartarak bin bir dolu renkle tanıştıran kızım, yıllardır yansımamı seyrettiğim kırık dökük aynaları birleştirerek, kendimi yeni ve parlak bir aynada bu defa görmemi sağladı. Kucağıma aldığım o minik yaratık, hiçbir şeye benzemez çirkin halinden bugüne, denetimi olmayan bir sevginin de sahibi oldu aynı zamanda.
Yıllar, gençliğimle birlikte, getirdiği idealistliği de beraberinde götürürken yönetmenliğini üstelendiğim tiyatroda bu defa kendi rolümü değiştirdim. İdeallerim peşinde koşarak aç kalmak uğruna görüşlerimi savunduğum, değerlerim çatışsa da görmezden geldiğim maskeli bir dünyanın içinde yer aldığım sahne, anne olmanın yüklediği öncelikle, oyunun geçmiş sayfaları arasına gömüldü. Önce işimi sonra şehrimi değiştirdim.
Bugün ise, hayatım 2000’li yılların getirdiği metalik renkler gibi canlı ve yeni. “Çocukta yaparım kariyerde” diyebilirken, sahip olduklarımla yarattığım ve bugün bana hayat veren bir ormanın büyüdüğünü görebilmenin gururunu yaşıyorum. Yaşatıyorum.